İki reçelin peşinde...
Geçtiğimiz günlerde annem, anneannemle beraber Bozcaadaya gitmişti. Dönüşte "sana iki kavanoz reçel yolluyorum, bakalım beğenecek misin?" dedi. O an itibaren güzel mis kokulu çilek reçelini beklemeye başladım.
Bir kaç gün sonra kardeşimin bıraktığı poşette beklediğimden bambaşka, hayatımda hiç tatmadığım iki reçelle karşılaştım. Tamam itiraf ediyorum. Bir tanesini biliyordum, ama açıkçası denemeye cesaretim yoktu. Domates reçelinden bahsediyorum. Sofralarımızın en lezzetli yiyecekelrinden domatesin turşusunu bile yiyemezken reçelini yemeği açıkçası pek hayal edemiyordum. Annemin yolladığı Bozcaada'nın meşhur reçelini deneyene kadar da fikrimi kimse değiştiremedi. O kadar lezzetliydi ki...
Diğer reçel ise beni özellikle de dedemi yakın zamanda kaybetmişken can evimden vurdu. Kıpkırmızı rengiyle çocukluğumun o eğlenceli anlarına götürdü. Gelincik reçelinin kavanozunu açtığımda burnuma çok özlediğim o buruk çiçek kokusu geldi. Derin derin içime çektim. Biraz kaymakla beraber ekmeğime sürüp yediğimde bir daha bu reçeli nasıl bulacağım sorusu geldi. Şimdi her sabah bitecek korkusuyla az az yiyorum reçeli.
Yolunuz Bozcaadaya düşerse mutlaka bu iki lezzetle tanışın. Eğer güzergahınız Bozcaada'dan İstanbul'a doğruysa bana da bir kavanoz getirmeyi unutmayın.