Sûfî'nin Doğum Hikayesi
Sabahın ilk ışıkları ile Escher'in Dünyasında yazısını yazarken başıma geleceklerden habersizdim. Kahvaltımızı yapıp 40. haftayı doldurduğumuz için oldukça sıklaşan doktor randevularımızdan birisine doğru yola çıktık. Yolda, bebek doğmadan yapacağımız son mutfak alışverişlerinden, doktordan sonra bir yerlere gidip kahve içmekten, serin bir yerlerde yürüyüş yapmaktan, hatta romantik bir yemek yemekten bahsettik. Ne de olsa o gelmeden yalnız geçireceğimiz son haftasonumuzdu.
Her zamanki gibi nst odasına girip, ufaklığın kalp atışlarını dinledik. Ben 24 saattir pek hissetmesem de o kıpır kıpır ve heyecanlıydı. Sonra ultrason koltuğuna uzandım. Buz gibi jeli karnıma sürdüğünde sıcak havada iyi geldiğini, kışın nasıl tüylerimin diken diken olduğunu konuştuk doktorumuzla. Ben böyle havadan sudan konularla gülüp eğlenirken, doktorumuz her zamanki halinden ciddiydi... - Bebeğin suyu çok azalmış. Herhangi bir şey hisettiniz mi dün? - Sıcaktan buharlaşmıştır :) - En son ne zaman yemek yediniz? - 2 saat kadar önce kahvaltı yaptım. Saatine bakıp: - Saat 10:30'da hastanede buluşalım. Suyu bitmeden bebeği almamız lazım. - Nasıl yani? 1 saat sonra mı? - Kahvaltı etmemiş olsaydınız, daha da erken derdim.
Gözlerim dolu dolu eşime baktığımı hatırlıyorum. İçimden 'büyük buluşmaya hazır mıyım?' sorusu arka arkaya geçiyor. Ben sorunun cevabı ile haşır neşirken üzerinde hiç düşünmediğim başka bir soru geliyor: - Epidural sezeryan mı istersiniz, yoksa tam narkoz mu verilsin? - Bilmem... Hep normal doğum yapacağımı, bebeğimi hemencecik kucağıma alacağımı düşünmüştüm. Hiçbir fikrim yok. Hepsinin kendisine göre riski ve rahatlığı var. Siz ne dersiniz? - Hastaneyi arayalım. Bir anestezist arkadaş var. O müsait ise epidural yapalım yoksa narkoz veririz. - Peki...
Sanıyorum o saniyelerde sesim titreyerek çıkıyordu. Hepsinin yan etkilerinden ölesiye korkuyordum. Aslında başıma geleceklerden değil de ilk dakikalarda bebeğim yerine yan etkilerle uğraşacak olmaktan korkuyordum. Hazır mıyım, değil miyim, epidural mi narkoz mu sorularının içinde kaybolmuşken, kapanan telefonla birlikte doktorumuzun sesini duyuyorum: - Epidural yapıyoruz. Tam hayal ettiğiniz gibi olmasa da bebeğinizi doğduğu an görebileceksiniz... Sizden şu andan itibaren su bile içmemenizi rica ediyorum. Kafam o kadar allak bullak olmuş ki sorduğum soruya sonradan kendim bile gülüyorum: - Duş alabilir miyim? - Su yutmazsanız tabi ki. Hadi bakalım yalnız başınıza son 1 saatiniz, ne yapmak istiyorsanız yapın 10:30'da görüşürüz.
Eve dönerken bir kaç saat sonra anne - baba olacağımızdan bihaber, yapmayı planladığımız şeyleri düşünüp gülüyoruz. Ben duş alıp ferahlamaya çalışırken eşim, hazırladığımız çantayı, fotoğraf makinalarını ve diğer eşyaları arabaya indiriyor. Üzerimi değiştirip, bebek odasına son bir şekil veriyorum.
Hastane girişimiz yapılıp, odamıza yerleştiğimizde saatler tam 10:30'u gösteriyor. Sonra testler, sorular, etrafımda pervane gibi uçuşan hemşireler, doktorlar. Ameliyathaneye indiğimizde saat kaç bilmiyorum. Kapıda üzerini değiştirip içeri gelebilsin diye eşimden ayrılıyorum. Birden korku bastırıyor. Eşim hemen gelsin, nerede kaldı diye mızıldanırken, beni güldürecek hareket ameliyathanede çalan Michael Jackson parçası ile bebeğimizden geliyor. Anestezistin, nefesini tut talimatına uymak Michael Jackson çalarken, onun küçük hayranı da karnımı mesken etmişken pek mümkün değil. Gülüyorum... Şarkının bitmesini bekliyoruz. Ancak beklemek çözüm değil. Radyo 2. ölüm yıldönümü nedeniyle arka arkaya Michael Jackson çalıyor. Daha az hareket etmesi için dua ederek nefesimi tutuyorum. Belimden aşağıya bir soğukluk hissi yayılıyor. O an elimi soğuk bir el kavrıyor. Eşimin geldiğini öyle hissediyorum.
Vücuduma buz değdirip uyuşmayı kontrol ediyorlar. Ben uyuşma kontrolü esnasında eşime: - Yarım saat kadar sonra baba olacağına inanabiliyor musun! diyorum. Eşim yerine doktordan muzip bir ses geliyor: - Ne yaptınız yarım saat çok... demesiye içimde bir boşalma hissediyorum. Ardından da ilk çığlık geliyor.
Göbek bağını kesip bizi sonsuza dek iki ayrı varlık haline getirdiklerinde gözyaşlarım sel olup akıyor.
İlk temizliğinden ve kontrollerinin ardından kucağıma verdiklerinde hissettiklerimi anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalır. Sûfî Özcan 25 Haziran 2011 saat: 12:37'de bu dünyaya merhaba derken, bizim hayatımıza da gökkuşağı gibi sayısız renk getirdi.