2005'ten beri mutfakta · 574 tarif

Eğirdir: Göl Deyip Geçmeyin!

10 Temmuz 2007
Eğirdir: Göl Deyip Geçmeyin!
Eğirdir Gölü Isparta’ya gideceğimizi söylediğimiz birkaç arkadaşımız Türkiye'nin en büyük 4. gölü olan Eğirdir’e mutlaka gitmemizi tavsiye etti. Hatta gelinimiz hazırlıklar sırasında fotoğraflarının çekilmesi yerine benim Eğirdir’i görmemi tercih edip nasıl gideceğimizi tarif etti. Tam da o günlerde her kanalda Eğirdir Dağ Komando Okulu’nun görüntüleri yer almaya başladı. Hem incecik kumlu nefis plajından bahsedilen hem de komando yetiştirilecek sarp araziye sahip bir yeri açıkçası hayal edemiyordum. Böyle olunca “altı üstü göl daha sonra gitsem de olur” sözlerim meraka dönüştü.

Elimizdeki haritaya göre “Köy Garajı” kaldığımız yere çok yakındı. Yol sorduğumuz birisi garajın taşındığını, tek otobüsle gidebileceğimizi anlattı. Yeni köy garajına vardığımızda Eğirdir Belediyesi'nin minibüslerini hemen gördük. Bu garajdan Isparta’nın Yalvaç, Uluborlu gibi diğer ilçelerine de gitmek mümkün.

2,5 YTL’lik ücretimizi ödedikten sonra 40 dakika süren yolculuğumuz başladı. Önce sarp kayalarda “Güçlüyüz, Cesuruz, Hazırız” yazısı hemen ardından da altın kumlara vuran Eğirdir gölü göründü.

İlçe merkezinde tabelalar gezebileceğimiz yerleri işaret ediyordu. Eğirdir kalesi, Dündarbey Medresesi, Hızırbey Camisi, Hayvanat bahçesi, Yeşil Ada.

Dündarbey Medresesi ve Hızırbey Camisi

Selçuklu dönemine ait Hızırbey camisi ile Dündarbey Medresesi karşılıklı kurulmuş. En ilginç yanı ise iki binayı birbirine bağlayan 2 metre genişliğindeki 30 m uzunluğundaki kemerin üzerinde minare olması. Döndüğümüzde bana değişik gelen bu yapıyı sanat tarihçisi bir arkadaşıma sorduğumda “Başka bir örneği yok. Å?u ana kadar benzerini de hiç duymadım” dedi.

Medresenin odaları dükkân haline getirilmiş. O güzelim taş oyması kapısına da kocaman demirden bir “Bazaar” levhası konulmuş. İnsan kızmadan edemiyor. 800 sene kimsenin aklına gelmemiştir oraya yazı asmak için çivi çakmak. O yüzden hâlâ varlar. Bundan sonra durumları ne olur bilemeyeceğim. Mesela üzerinde Arapça yazı olduğu için yeşile boyayabilirler. Böylece estetik zevklerimizin ne kadar hızlı yok olduğunu da belgelemiş oluruz.

Neyse bu etkileyici girişin ardından M.Ö. 4.yy.da yapıldığı tahmin edilen kalenin surlarında dolaştık biraz. Surların hemen yakınında “Tarihi Eğirdir Evi”ni gezmek istedik, fakat kapalıydı. Günlerden cumaydı, camda Salı öğleden sonra ve Çarşamba tüm gün kapalı olduğu yazıyordu. Dışından biraz bakınıp sahile indik.

Beni bekleyen sürpriz sahildeydi. Dalgakıranda seslerini duyduğum kurbağaları fotoğraflamak isterken yengeçleri gördüm. Elimden daha büyük kırmızı, kahverengi, yeşil renkte yengeçler. Daha dikkatli baktığımda suyun içinde yan yan yürüyenleri bile fark ettim. Yengeçleri keşfimden sonra kurbağalar çekim önceliğini kaybetti.

Uzun süre yengeç, kurbağa, ördek, martı fotoğrafı çektikten sonra karnımızın acıktığını fark ederek Özge’nin tavsiyesini de göz önüne alarak adaya doğru ilerledik. Adaya yürüyerek ya da arabayla gitmek mümkün. Kıyı ile arası doldurulmuş. Ada özelliği kaybolmasın diye de araya 3 metrelik bir köprü yapılmış.

Çevresinde yürüyerek tam tur attıktan sonra Mürsel’in yerinde oturduk. Hem Özge, hem de su aldığımız büfenin sahibi burayı önermişti. Mürsel’in yerinin gerçek isimi “Big Apple”. Sonradan öğrendik ki son zamanlarda “Rasim’in Yeri” de iyiymiş. Tatlı su levreği ya da Sazan dolması yenmesi tavsiye ediliyor. Biz iki kişi sazan dolmasını bitiremeyeceğimiz için levrek fileto yedik. Ben nedense ızgara olacağını sanıyordum. Pane edilmiş balığı gördüğümde şaşırdım. Hem tatlı su levreğini, hem de yağda pişmiş balık pek sevmediğimden olsa gerek beğenmedim. Eşim bayılarak yedi. Bir dahaki sefere sazan dolması yiyecek kadar kalabalık gitmeyi umuyorum.

Adada gezerken Ayastafanos kilisesini de gördük. Kapalıydı. Çevresindeki küçük duvara tırmanıp camdan baktığımda içinin boş olduğu, hatta sütun başlarının söküldüğünü gördüm. Daha sonra internette yaptığım araştırmada 1998 yılında restore edildiğini okudum. Eğer yenilenmiş hali buysa durumu içler acısı.

Yemek sonrası merkeze geri döndük. Ben sırtımı göle doğru verip tele objektifimle dağda çalışma yapan komando avına çıktım. Maalesef göremedim. “Ya gerçekten çok iyi kamufle oluyorlar ya da dağın diğer tarafında çalışıyorlar” diye yorum yaparken saatin farkına vardık. Nikâha nasıl yetişeceğimizi kara kara düşünerek dönüş için minibüsteki yerimizi aldık. Gölü son defa gördüğümüz tepenin üstünde sırtlarında benim büyüklüğümde çantalarla yürüyen komandoları fark ettiğimde içimi garip bir huzur ve sevinç kapladı.

Link

Bunlar da olur