Çat burada çat kapı arkasında...
Hızlı başlayan yaz bitti..
Normalde yattığı kalktığı saat belli olan, kimilerine sıkıcı gelebilecek, bence sürprizlerle dolu hayatım hızla devam ediyor.
Temmuz ayında ağırladığımız misafirlerin ardından dinlenmek için kısa bir yolculuğa çıktık. "Organik tatil" diye yad ettiğim günler çok keyifliydi. Bandırma yakınlarındaki Misakça köyünde geçirdiğimiz 3 gün unutulmayacak kadar güzeldi. Sabah bahçeden toplanan domates, salatalık, maydanoz, semizotu ve diğer otlarla hazırlanan salatalar, öğlen bahçe kabaklarından yapılan mücverler yedik. Aralarda ağaçlardan topladığımız erikleri, dutları, elmaları yıkamaya lüzum görmeden yediğimizde suçluluk hissetmedik. İlk defa bir pirinç tarlası gördüm. Uçsuz bucaksız pirinç tarlaları arasında gezdim. Aynı anda 9 tane leyleği havada gördüğümde ne kadar sevindiğimi anlatamam.
Her sayılı gün gibi bu da hızla geçti. Dönüşte sahilden gidip etrafı keşfetmeye karar verdik. İlk durağımız Zeytinbağı oldu. Zeytinbağı ismi bana önce birşey ifade etmemişti. Ancak şehrin içine girerken yolda gördüğümüz Tirilye tabelası bütün hafızamı yeniledi. Kardeşimin üniversite yıllarında yenilenme projesi yaptığı Zeytinbağı - Trilye'nin ne kadar güzel bir yer olduğunu duyduğumu hatırladım. Gerçekten de projesini yaparken ballandıra ballandıra nalattığı kadar varmış. Zeytinbağı gibi Türk ismi varken neden aklımda Rumcasının yer ettiğine üzülmedim desem yeridir. İsminden de anlaşılacağı gibi zeytini ve üzümü ile meşhur bir belde. Etrafa baktığınızda eski mimarinin hiç bozulmadığını, Osmanlı çınarlarının gölgesinde hayatın devam ettiğini görüyorsunuz. Eğer yolunuz düşerse mutlaka balık yemelisiniz. Kardeşim gibi ağzına balık sokmayan birisini bile balık tutkunu yapacak kadar lezzetli yapıyorlar bu işi.
İstanbul'a döner dönmez eşim yaklaşık 3 haftalık bir iş seyahatine çıktı. Ben bu arada boş durmayıp Maldiv seyahatimizden beri hayal ettiğim dalıgıçlık brövemi almak için Yalova'da Mavi Beyaz Su Sporları Klubü'nün kurslarına kaydoldum. Bir hafta boyunca okul yıllarımda çalışmadığım kadar çok ders çalışıp, basınç hesabı yaptım. İlk dalış günü geldiğinde sırtımdaki yanıklar nedeniyle dalamasam da bir hafta sonra deniz altındaydım. Çıktığımda yaptığım ilk iş ise fotoğraf makinama uygun bir su altı kılıfı olup olmadığını araştırmak oldu.
Dediğim gibi bazıları için sıkıcı olabilecek ama benim için sürprizlerle dolu bir hayatım var. İlk dalışımı yaptığımın ertesi günü eşimden gelen bir telefonla yaklaşık bir yıllığına Ankara'ya taşınacağımızı öğrendim. Üstelik taşınmak için sadece 15 günümüz vardı. Sualtı kılıfı alıp fotoğraf çekme hayallerinden silkinip Ankara yollarına düştük. İki gün içinde evimizi bulup geri döndüğümüzde Ankara'nın bütün sokaklarından en az iki kere geçtiğimi söyleyebilirim.
İstanbul'daki son günlerim vedalaşmalar ve evi toplamakla geçti. İlk defa annemin, babamın, kardeşimin olmadığı bir yerde yaşayacağım için kendimi garip hissettiğimi söylemeliyim. Her ne kadar İstanbul'dayken çok görüşemesek de istediği zaman görüşebileceğini bilmek insanı rahatlatıyormuş.
Dokuz leyleği aynı anda havada görmek buna delaletmiş demek ki. Halbuki ben Kızıldenize dalmaya gideceğime yormuştum. Henüz internet bağlantımız yok. Bu satırları bir internet kafeden yazıyorum. İlk fırsatta gelen bütün sorulara cevap vereceğim. Tabi sitenin diğer kısımlarını da güncelleyeceğim. Fotoğraflara ekteki linklerden ulaşabilirsiniz. Ankara'da yapabileceklerim konusunda tekliflerinizi bekliyorum...