2005'ten beri mutfakta · 574 tarif

Beypazarı'nda Bir Gün

15 Mayıs 2007
Beypazarı'nda Bir Gün
Beypazarı Konağı

Ankara'ya taşınırken bahar mevsiminde çevredeki turistik yerleri gezmek için program yapmaya başlamıştık bile. Tabi ilk aklımıza gelen Beypazarı'ydı. Beypazarı'nı tarihi evleri dışında maden suyundan ve telkâri gümüş işçiliğinden de tanıyorduk.

Gitmeden önce oturup kısa bir araştırma yaptım. Sorduğum her soruya belediyenin web sitesinden cevap geldi. Bu kadar teferruatlı bir site inanın beklemiyordum.

Haritalara, yollara bakıp nasıl gideceğimize karar verdik. Etlikteki eski garajdan otobüse binecek, Beypazarı'nda inecektik. Sabah 09.00'daki Beytaş midibüsüne kişi başı 5YTL ücretimizi ödeyerek bindik. Keyifli ve sürprizlere açık bir gün geçireceğimizi de bu başlangıçla anladık. 1,5 saat süren yolculukta ödediğimiz parayı da düşününce açıkçası ikram beklemiyorduk. Ama en kalitelisinden kek, çay ve kahve sabah kahvaltısı ile öğle yemeği arasına çok iyi gitti. Yolculuğumuz genelde bu maliyeti nasıl karşılayabildikleri üzerine sohbetle geçti. Cevabımız sokaklarda gezerken karşımıza çıkacaktı.

Otobüsten inince pek ihtiyacımız olmamasına rağmen ilk işimiz turizm ofisine gitmek oldu. Bize bölgedeki restoranların, otellerin broşürlerini ve otobüs şöförünün hareketten önce verdiği belediye tarafından bastırılan tanıtım kitapçığından bir tane daha verdiler.

Geziye ilçenin turistik amaçla düzenlenen Allaattin sokağından başlamaya karar vermiştik. Elimizde harita olmasına rağmen kaybolmayı becerip ara sokakları, tarihi çarşıyı keşfettik. Gezerken şehri tam tepeden gören Hıdırlık tepesinin karşısındaki tepede bulduk kendimizi. Halk evine gidip belediye tarafından kurulan ritim grubunun çalışmasına kulak misafiri olduk.

Aradığımız bulup Alaattin Sokak boyunca, ev yapımı, tarhana, erişte Beypazarı kurusu stantları arasında yürüdük. Isınmaya başlayan havanın tesirini azaltmak ve biraz da enerji takviyesi maksadıyla Beypazarı'nın meşhur havucunun suyundan içtik. Tadı damağımızda, kokusu burnumuzda Kültür evine ulaştık. 1,5 YTL giriş ücretini ödeyip müze görevi gören konağı gezdik. Müzede sadece günlük kullanılan eşyalar yoktu. Ankara'nın deniz olduğu dönemlerden kalma midye kabukları, Bizanslılardan kalma sütunlar, Osmanlı İmparatorluğundan kalma fermanlar da müzede sergileniyordu.

Tekrar Alaattin Sokaktan geçerek yemek yemek için Gezi Cini ile buluşmamızda tavsiye ettiği Taş Mektep'e gittik. Belediye tarafından standardize edilen menüde:

  • Tarhana çorbası
  • Beypazarı güveci
  • Beypazarı dolması
  • Höşmelim
  • 80 katlı Beypazarı baklavası
vardı. Denemek maksadıyla Höşmelim dışında hepsinden birer porsiyon söyledik. Ancak tam da mevsiminde gittiğimiz için kuzu etli güveç o kadar lezzetliydi ki bir porsiyon ikimize yetmediğinden bir porsiyon daha söyledik. Öğle sıcağında duvarları taş, tavanı ahşap olan bu serin yerde soluklanıp, günün geri kalanını da planladık.

Gezimizin ikinci kısmı Yaşayan Müze'yi ziyaretle başladı. İçeri de obje adına pek bir şey olmasa da fikir açısından o kadar güzeldi ki yaklaşık 1 saat burada kaldık. Mutfağında gözleme açıp odun fırınında pişirdikten sonra, ıhlamur baskı yöntemiyle kendime bir bandana yaptım. Gelin odasındaki 100 yıllık yatak örtüsüne dokunurken ince zevklerimizin nereye gittiğini düşünmeden edemedim.

Müzedeki keyifli saatin sonunda haritada gösterilen Suluhan'a doğru yol aldık. Bir yıkıntının çevresinde dolanıp durduk. En sonunda yıkıntının Suluhan olduğunu daha restore edilmediğini oradaki esnaftan öğrenip tarihi çarşıya geri döndük. Sabah ki kayboluşumuz sırasında "akşamüstü burada mutlaka çay içelim" diyerek mimlediğimiz konak kahvesini bulup oturduk. Meşe közünde demlenen çaylarımızı yudumlarken esnafın ne kadar güler yüzlü, ne kadar hoş sohbet olduğundan turizmin bunları bozmaması dileklerimizden bahsettik.

Biraz alış-veriş yapıp eve dönmeye karar verdiğimizde saat 16.00'dı. Sabahki havuç suyunun tadı hâlâ damağımda olduğundan havuç almak istiyordum. Biraz da Beypazarı kurusu. Ankara'ya geldiğimde ilk yediğim kuruyu hiç beğenmemiştim. Ama eşim iş yerine götürmek için istiyordu. Girdiğimiz fırında "yaş kuru" denediniz mi sorusu beni güldürdü. Kurunun yaşı mı olurmuş diye gülerken birden aklım başıma geldi. Elbette ki olurdu. Pişirildikten sonra bir kere daha fırına veriliyor olmalıydılar. Yaş kuru'yu daha çok beğendiğim için ondan bir poşet aldık.

Havuç lokumu satan şekerlemeciye havucu nereden bulacağımızı sorduk. "Abla burada havucun şekerini, suyunu, lokumunu, reçelini, dondurmasını bulursun. Ama kendisini bulman çok zor." cevabı sıcak nedeniyle aramamı başındayken sonlandırdı. Gümüşçüler çarşını gezip kayışı telkâri işi olan saat aradık. Ama maalesef onu da bulamadık. Otobüs durağına gidip ilk otobüse bilet aldıktan sonra havuçlu dondurmanın da tadına bakıp 6,5 saat süren gezimizi sonlandırdık.

Linkler

Bunlar da olur